Röportaj | Afganistan'ı anlamak

Röportaj | Afganistan’ı anlamak

Üç değerli Afgan araştırmacı-gazeteci ile gerçekleştireceğimiz bu röportajda, “Afganistan’ı anlamak” konusuna eğileceğiz.

Üç değerli Afgan araştırmacı-gazeteci ile gerçekleştireceğimiz bu röportajda, “Afganistan’ı anlamak” konusuna eğileceğiz.

– Öncelikle, okuyucularımız için kendinizi ve uzmanlık alanlarınızı bize tanıtabilir misiniz?

Sangar Paykhar: Benim adım Sangar Paykhar. Kabilliyim ve şu anda Hollanda’da yaşıyorum. Hague Yönetim ve Küresel İlişkiler Okulu’ndan mezunum. Son 10 senedir, tercüman ve kültürler arası iletişim uzmanı olarak çalışıyorum. Afghan Eye Podcast’ın sunuculuğunu yapıyorum ve bunun öncesinde Müslüman toplumu için, Felemenkçe online bir dergi olan “Hollandistan”ı hazırlıyordum.

Ahmed Waleed Kakar: Ben Ahmed Waleed Kakar. Siyaset ve Tarih alanında lisans, Dünya Tarihi alanında da yüksek lisans yaptım. Sangar Paykhar ile birlikte faaliyetlerine devam ettiğim bağımsız medya platformu AfganEye’ın kurucusuyum. Bu platform Afgan tarihi, siyaseti ve toplumuna dair, özellikle ‘Teröre Karşı Savaş’tan sonraki basmakalıp anlayışa karşı bir karşı-söylem oluşturuyor. Aynı zamanda Sangar Paykhar ile beraber AfghanEye podcastini yayınlıyoruz.

– Bir ülkeyi anlayabilmenin yolu şüphesiz onun tarihini anlamaktan geçer. Bize ‘Modern Afganistan’ın oluşum sürecini ana hatlarıyla anlatabilir misiniz?

Ahmed Waleed Kakar: Afganistan ismi eski bir isim. Genel olarak Kabil’in güneyindeki bölgelerden (ki buna bugünkü Pakistan’ın bazı kısımları da dahil) bahsetmek için kullanılıyordu. Babür Hanedanı’nın kurucusu Zahiruddin Babür’ün Babürname’sinde de bu ifade geçmektedir. Bu zamanlarda ‘Afgan’, ‘Peştun’ ile eş anlamlıydı ve bir etnisiteyi ifade için kullanılıyordu. Daha sonra, 20’nci yüzyılda, ‘Afgan’ bunun yerine bir milleti ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

1700’lerde Kandahar, yerel Sünni Afganları git gide artan bir şekilde Şii olmaya zorlayan Safevilerce yönetiliyordu. Bu Mirvais Han isimli, (Molla Ömer gibi) Gilzay konfederasyonunun Hotak kabilesinden gelen bir kabile liderinin isyanına yol açtı. Mirvais Kandahar’ı kurtardı ve onun soyundan gelenler daha sonra İsfahan’ı alarak Safevi İmparatorluğu’nun çökmesine yol atı. Osmanlılarla da kısa bir süre savaştılar. Daha sonra Hotaklar yıkıldı ve nihayetinde, Ahmed Şah Durrani’nin kral olduğu yeni bir Afgan İmparatorluğu kuruldu. Kandahar’ı başkent yaptı, Afgan kabilelerini bir araya getirdi ve bir imparatorluk teşkil etti. Bu imparatorluğun en parlak noktası, önemli bir alim olan Şah Veliyullah Dihlevi Maratha’ların bölgeyi ele geçirmesini engellemek için kendisini davet etmesi ve Hindu Maratha’ların 1761’de Panipat’ta mağlup edilmesiydi. Ancak, saltanatının büyük kısmı savaşlar ve imparatorluk bünyesindeki rakip gruplar arasında denge kurmakla geçtiğinden, imparatorluğun kurumları zayıftı ve bu nihayetinde devleti çöküşe götürdü. Ardından gelen kimseler bunlardan büyük oranda sorumluydu, farklı şehzadeler farklı bölgeleri yönettiler ve kendi orduları vardı. Tıpkı Osmanlı’da şehzadeler arasındaki iç savaşlar gibi. Mesela Yavuz Sultan Selim ve kardeşi Ahmed gibi, yahut Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları arasındaki gibi.

Nihayetinde, 1820’lerde liderlik Durrani kabile konfederasyonunun Barakzay-Muhammedzay kolu tarafından ele alındı. Barakzay-Muhammedzay kabilesi kendi aralarında yeni ele geçirdikleri gücü elde etmek için ihtilafa düşerken, Afganistan’ın kış başkenti Peşaver ve artık Pakistan’da bulunan diğer etnik Peştun/Afgan bölgeleri Sihlere kaybedildi. Bu dönemde Emir Dost Muhammed Han hanedanın başı olarak yükseldi. Onun devrinde Rus Çarlığı Orta Asya’da genişlerken İngilizler 1839 ve 1879’da Afganistan’ı kendi etkileri altına almak için iki kez işgal etti. Bu iki işgal de sıkı bir direnişle karşılaştı ve püskürtüldü. Birkaç mağlubiyetin ardından İngilizler çekildi ve Afganistan’ı askeri olarak elde tutma fikrini terk ettiler. Fakat bunun yerine, Emir Dost Muhammed Han’ın torunu ve önceki emir Şir Ali Han’ın yeğeni olan, favorileri Abdurrahman Han’ı 1880 yılında tahta çıkardılar. Afganistan’ın sınırlarını resmi olarak çizdiler ki kötü şöhretli Durand Hattı da buna dahildir. Ayrıca Afganistan’ın dış ilişkilerini de kendi ellerine aldılar. Daha sonra, Abdurrahman’ın torunu Emanullah İngiliz Hindistanı ile kısa bir savaş yaptı, 1919 yılında Afganistan’ın dış ilişkilerinde bağımsızlığını geri kazandı. Ancak kapsamlı seküler reformları sebebiyle tahttan indirildi ve sonunda 1929’da Barakzay-Muhammedzay kabilesinden olan Musahiban ailesi onun yerini aldı. Bu ailenin kökeni Emir Dost Muhammed Han’ın kardeşi Sultan Muhammed Han Telayi’ye dayanıyordu. Musahiban ailesi ülkeye 1978 yılına kadar hükmetti.

Modern bir devlet olarak Afganistan 19’uncu yüzyılın sonlarında Emir Abdurrahman Han tarafından tesis edildi. Ancak halkların ve bölgelerin tarihi ise, kendilerini sakinleri/vatandaşları olark buldukları ulus devletin tarihiyle paralel değildir. Zira bunu söylemek, Alman tarihinin yalnızca 1871’deki Fransa-Prusya savaşından sonra başladığını, veya Türk tarihinin 1923’te başladığını söylemek gibidir. Abdurrahman’ın yirmi yıllık saltanatı on binlerce, hatta yüz bin binlerce insanın öldüğü isyanlarla kuşatılmış durumdadır. Ki bu dönemde ülkenin nüfusunun yalnızca 2-3 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu zamanlarda da Afganistan küresel bir tecritle karakterize olmuştur. Üzerinden geçen ve Orta Doğu, Orta Asya ve Hindistan’ı birbirine bağlayan ticaret yolları İngilizler, Ruslar ve İranlılar gibi düşman güçlerin eline geçmiştir. Nihayetinde Abdurrahman tüm Afgan hükümdarların, hatta Ahmed Şah Durrani’nin bile başarısız olduğu şeyi başarmıştır, büyük bir insan kaybına mal olsa da. Ölümüyle başarılı ve barışçıl bir güç geçişi olmuş, oğlu ve tahtının belirlenmiş varisi Habibullah Han başa geçmiştir.

– Elbette Afganistan’ın bugününü anlamak için, ülkede 20’nci yüzyıl başında gerçekleştirilmek istenen reformları da incelemek gerekiyor. Çoğu kişi bu girişimleri, Mustafa Kemal’in Türkiye’deki reformlarına benzetiyor. Bize bu sürece dair değerlendirmelerinizi aktarır mısınız?

Ahmed Waleed Kakar:

– Afganistan bürokrasini ve ordusunda 1970’li yıllarda artan Sol akımların etkisi, ülkede bir darbe gerçekleşmesi ve nihayetinde Sovyetler Birliği’nin ülkeyi işgal etmesiyle sonuçlandı. Bu yıllarda ülkenin sosyolojik yapısıyla pek de uyuşmayan adımlar atıldı. Ancak buna karşın özellikle sosyal medyada bazı kesimlerin bu dönemi “Afganistan’ın parlak yılları” olarak lanse ediyor. Bize söz konusu süreci detaylandırabilir misiniz? Ek olarak size bazı kesimlerin bu dönemi “parlak bir dönem” olarak niteleme sebebi nedir? Bu süreç gerçekten böyle bir dönem miydi?

Sangar Paykhar: Afganistan’daki solculara Komünist denilmeli. Zira Afganistan’daki tüm büyük sol partiler, Komünist devrimin ya Sovyet versiyonunun, ya da Maoist versiyonunun takipçisi olan Marksistlerden oluşuyordu. Şu an insanlar onlara Komünist demekten rahatsız oluyor çünkü bu bir tür hakaret gibi algılanıyor. Ancak onların tamamı Marx’tan, Komünist Manifesto’dan, Das Kapital’den ve Sovyet Komünist devrimden ilham almış kimselerdi.

Afgan Komünistler Davud Han’a 1973 yılında Kral Zahir Şah’ı devirmesinde yardım etti. 1973’ten 1979’a kadar Davud Han devlet başkanıyken, ordunun çoğu da Sovyetlerin eğittiği Marksistlerden oluşuyordu. Kabil entelijansiyası arasında da Sovyet Komünist Partisi yanlısı kişiler vardı. Bunlar Afganistan Demokratik Halk Partisi idi. Davud Han bu süreçte kademeli bir modernizasyon ve liberalleşme süreci başlattı.

Davud, Komünistleri kendisine yakın tutan, otoriter bir Peştun milliyetçisiydi. Fakar Afganistan’ın bir Sovyetler mandası olmasını istemiyordu. Yürüttüğü modernleşme süreci de çok çabuk ilerlemiyordu ve bu sebeple Komünistlerin ona karşı sabrı tükendi. Bunun ardından, 1978 yılında Komünist bir devrim gerçekleşti.

Komünistler yaklaşık 2 milyon Afgan’ı katletti ve birçok suça imza attılar. Fakat Koministlerin sorununu anlamak için, bir kişi öncelikle onların temel motivasyonunun ne olduğunu anlamalıdır. Onların iddiası, Afganistan’ı modernize etmek istedikleri ve müreffeh hale gelmesi için ülkeyi geliştirmek istedikleriydi. “Bilimsel Marksizm”e inanan kimseler olarak, tamamen materyalizm ile hareket ediyorlardı. Ancak şu sebepten dolayı başarısız oldular.

Afganistan bir ülke olarak hiçbir zaman bir sanayileşme sürecinden geçmedi. Rönesans’tan itibaren Batı toplumundaki değişimler genellikle yeni fikirleri benimsemeye atfedilir. Ancak diğer ülkeleri sömürgeleştirerek bir servet biriktirmenin ve bunun ardından gelen sanayileşmenin rolü bilerek gözardı edilir. Batı’nın 20’nci yüzyılda ortaya çıkan sosyal normları, kendilerinden önceki sürecin bir sonucuydu. Modern toplumlarda kilisenin, dinin ve geleneksel sosyal normların rolü aşınmış durumdaydı.

Örneğin Batılı toplumlarda, kadınlar haklarının çoğunu, milyonlarca erkek Birinci Dünya Savaşı’nda asker olarak ölmekte olduğu için elde ediyordu. Kadınlar, fabrikalarda işin başına geçmeye zorlanıyordu. Bunun ardından kadınlar maaş kazanarak daha bağımsız hale geldi ve eşit haklar talep ettiler.

Afganistan’da solcular Batılı Seküler Liberal fikirleri tepeden inme bir şekilde uyguladılar. Yani, devlet kurumlarını kontrol altına aldılar ve toplumu, Batılı toplumların yaptığı gibi modernite süreçlerinden geçmeden, doğrudan moderniteyi benimsemeye zorladılar. Kadınların peçelerini çıkarmasını teşvik ettiler, televizyon programlarında dans eden kadınları gösterdiler ve aşırı derecede geleneksel muhafazakar bir toplumun bu yeni normları uysal bir şekilde kabul etmesini beklediler. Zengin toprak sahiplerini öldürdüler ve onların topraklarını çiftçilere dağıttılar. İmamları ve kabile liderlerini öldürdüler, soylu kimseleri katlederek geleneksel toplum yapısını yok ettiler. Çoğu Afgan, asgari geçimini çiftçilikle sağlıyordu. Afganistan’da kadınlar için maaşlı işler yoktu. Solcular, toplumun Sovyetler’i ve Batılı toplumları birebir kopya etmesini istediler. Bunun amacı temel olarak toplumda yüzeysel, sığ bir değişim yaratmaktı. Doğal olarak, bu yabancı filirler büyük bir tepkiye sebep oldu.

Fakat şimdi insanlar bu dönemden parlak yıllar, altın dönem olarak söz ediyor. Onların umrunda olan tek şey Afgan kadınları mini etkelerle görmek, büyük oranda kırsal ve pre-modern bir toplumda birkaç güzel bina ve araba görebilmek. Milyonlarca Afgan’ın çektiği ızdırabı ve Afganistan’ın kaba kuvvetle tamamen tahrip edilmesini görmezden geliyorlar. Milyonlarca insanın nasıl katledilip toplu mezarlara gömüldüğünü gözardı ediyorlar. Sadece Komünistlerin modernite taklitlerini umursuyorlar.

– Sovyetler Birliği’ne karşı savaş sırasında Afganistan’daki ‘mücahit’ grupların genel görünümü nasıldı? Savaş Afganistan’ı nasıl etkiledi?

Sangar Paykhar: Mücahit gruplar genel olarak dört ana tipten müteşekkildi. İlk grup geleneksel kabilesel ve bölgesel liderlerden, İslam alimlerinden, ruhani şahsiyetlerden ve imamlardan oluşuyordu. Bunlar Komünist devrime karşı silaha sarılmışlardı.

İkinci grup daha ideolojikti. Genel olarak Ortadoğu’daki Müslüman Kardeşler’den ve Pakistan’daki Cemaat-i İslami’den etkilenmişlerdi.

İlk grup temel olarak Sovyetler’i Afganistan’dan çıkarıp Kabil’deki Komünist rejimi yıkarak, ülkedeki geleneksel düzeni yeniden tesis etmeye odaklanmıştı. İkinci grup ise uluslarası bir İslami dirilişe inanıyordu. Bunlar Hizbi İslami, Cemiyet-i İslami ve İttihad-ı İslami gibi hiziplerdi.

İslami diriliş fikrinden etkilenen hizipler, finansal ve askeri desteğin çoğunu Pakistan, Arap ülkeleri ve ABD’den aldılar. Bunlar en güçlü gruplardı.

Üçüncü grup, temel olarak Altkıta’daki Diyobendi uyanışçı hareketlerden etkilenmişti. 1990’larda Taliban bu grup içerisinden çıktı.

Sonuncu ve en küçük grup da Şiilerden müteşekkildi. Ana olarak etnik Hazaralardan oluşuyorlardı ve Sovyet işgali sırasında önemsiz bir rol oynadılar.

Afganistan’daki cihadi hareketlerin problemi devrim ve istikrarsızlığım oluşturduğu kaosun, her türden insanı silahlı gruplara çekmesiydi. En kurnaz ve fırsatçı kişiler durumdan istifade etmeyi başardı ve Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı direnişte lider haline geldiler.

Bu kişiler aynı zamanda Komünistlere karşı ciat döneminde iç savaş ve Afganların baskı altına alınmasına da imza attılar.

1992 yılında Komünist rejimi devirmenin bir iç savaşla sonuçlanmış olmasının sebeplerinden biri de, silahlı grupları yöneten kişilerin motivasyonlarının düzeni, adaleti ve istikrarı sağlamak olmamasıydı. Fakat bunların gerçek niyetleri Sovyet işgali sırasında insanlarca fark edilmedi, çünkü tüm ülke işgalcileri kovmaya ve baskıcı Komünist rejimi devirmeye odaklanmıştı.

– Bilindiği üzere 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından, ilk dönemi 1992, ikincisi 1996 yılına kadar sürecek bir iç savaş süreci yaşandı. Bu süreçte Afganistan büyük ölçüde zarar gördü. Bize söz konusu iç savaş sürecini, tarafları, oynadıkları rolü ve aldıkları dış desteği anlatabilir misiniz?

Sangar Paykhar: Bu soruya kısmen cevap verdim. İç savaşta komşu ülkelerin rolünü açıklamaya çalışacağım.

Sovyetler Birliği, askerlerini Afganistan’dan çekmeye karar verdiği zaman, Moskova’daki liderlik Afganistan’ın ABD, Pakistan ve Arap devletleri ile bağlantılı grupların ellerine düşmesini istemedi. İşgal sırasında dahi KGB, Cemiyet-i İslami mensubu Ahmed Şah Mesud ile ilişki kurmuş durumdaydı. Ona, Sovyetlerin Kuzey Afganistan’daki ikmal hatlarını güvende tutması için para ödediler. Sovyet güçleri Özbekistan üzerinden, karadan ikmal ediliyordu. Sovyet işgaline karşı direnişin büyük bir kısmı ülkenin güney ve doğu kesimlerinde cereyan ediyordu. Mesud, Sovyetlerin ikmallerini ve birliklerini Kuzey Afganistan’dan, savaşın çoğunun cereyan ettiği Güney’e sevk etmesini sağladı.

Komünist rejim içerisinde, KGB Komünistler içindeki çeşitli hiziplerle ayrı ayrı ilişkiler kurmuştu. Ruslar hem mücahitlere hem de Komünistlere karşı klasik böl ve yönet stratejisini aynı anda uyguluyordu.

Sovyet birliklerinin çekilmesinin ardından, Başkan Necibullah’ın mücahitlere karşı görüşme önerileri ve Milli Uzlaşı siyaseti, bazı Afgan Komünistlerden kabul görmedi. Bu siyaset bir mütareke oluşturmayı, özgür seçimler yapmayı ve tüm siyasi partileri içerecek yeni bir hükümet kurmayı öngörüyordu. Ruslar böylesi bir Milli Uzlaşı’nın Kabil’de yeni bir Batı yanlısı rejim oluşturacağından korktu. Bunu sabote etmek için, Necibullah rejimini yıkmak amacıyla kendi partisi içerisinden bazı Komünistleri organize ettiler. Bu Komünistler nihayetinde Kabil’i Cemiyet-i İslami’ye teslim ettiler.

Bu sırada bu planların bir parçası olmayan ve Komünistlere karşı savaşın çoğunu kendileri gerçekleştiren diğer mücahit hizipler de ülkenin kontrolünü ele almak istiyordu. Komünist rejimin düşmesinden sonra başlayan iç savaş büyük ölçüde, birbiriyle rekabet halindeki farklı hiziplerin bir güç mücadelesiydi.

Geriye dönüp bakıldığında diyebiliriz ki bu iç savaşın yaşanacağı aşikardı. Zira birçok farklı mücahit hizip vardı ve bu gruplar farklı bölge ülkeleriyle bağlantılara sahiplerdi. Hizb-i İslami çoğunlukla Pakistan tarafından desteklenirken, diğer gruplar İran, Hindistan ve sonraları da Rusya’dan yardım aldılar.

İç savaş patlak verdiğinde bölge ülkeleri farklı hizipleri destekledi. Hindistan, İran, Pakistan ve Rusya farklı gruplara askeri ve iktisadi destek sağlanmasında büyük ölçüde rol oynadı. Bu ülkelerin hepsi Afganistan’daki vekalet savaşı üzerinden birbiriyle rekabet ediyordu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Rusya için istikrarsız ve harap olmuş bir Afganistan görmek, Batı ile aynı hizada bir devlet görmekten evlaydı. İran, kendi radikal Şii teokrasisine tehdit oluşturabilecek bir Sünni liderlik altında merkezi bir yönetim görmek istemiyordu. Buna ek olarak İran, Afgan nehirlerinden serbest şekilde ülkesine akan sulara bağımlıydı. Afganistan’daki istikrarlı bir hükümet, nehirlere elektrik elde etmek üzere barajlar inşa edebilirdi. Su meselesine dair endişeler Pakistan’da da bulunuyordu. Hindistan da Cemiyet-i İslami’yi destekleme konusunda ülkeye müdahildi. Zira Kabil’de oluşacak Pakistan yanlısı bir rejimin Pakistan’ı güçlendireceğinden ve Keşmir’deki Hint çıkarlarına tehdit oluşturacağından korkuyorlardı.

Bu iç savaşa katılan farklı hizipler, halen bölgesel patronlarıyla yakın bağlarını sürdürüyorlar. Bu hizipler 2001 yılındaki ABD işgalinden bu yana, kurulan mevcut hükümet içerisinde yer almış durumdalar. Fakat, Amerikalıların ve müttefiklerinin Kabil’de işler bir hükümet teşkil edememelerinin temel sebeplerinden biri, bu hiziplerin halen komşı ülkelere sadık olmalarıdır. İran, Rusya, Pakistan ve Hindistan; Afganistan’ın istikrarsızlaşmasında büyük bir rol oynuyor ve Amerikalılar da bölgesel güçlerin etkisine gem vurma konusunda başarısız olmuş durumda.

– Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaş ve onu takip eden iç savaş süreci, tarihi ve sosyolojik olarak ülkeyi nasıl etkiledi?

Ahmed Waleed Kakar:

– Afganistan’da 1978-1994 arasındaki savaş sürecinde genellikle öne çıkarılan bölgeler, ülkenin kuzey, batı ve doğu kesimleri. Ancak Sovyetler’e karşı ciddi bir direniş yaşanmasına rağmen, Kandahar ve Hilmend başta olmak üzere Güney Afganistan’a dair fotoğraflar ve yazılar genellikle geri planda kalıyor. Güney Afganistan’da bu süreç nasıl yaşandı? Bu sürecin gözlerden uzak kalmasını neye bağlıyorsunuz?

Sangar Paykhar: Savaş zamanında gazetecilik yapmak büyük oranda sponsorluğa ve siyasi himayeye ihtiyaç duyar. Dış dünyayla bağları olan siyasi isimler, Batılı yazar ve gazetecileri çekme konusunda daha muktedirdi. Silahlı hizipleri ziyaret eden gazeteciler Amerikalılarla, Arap cihadilerle, Avrupalı ülkelerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla iyi ilişkilere sahiplerdi. Güney ve Doğu’daki silahlı gruplar, kırsal alanlarda yaşayan Afganlardı. Onların mücadeleleri uluslararası siyasetle bağlantılı değildi. Bu sebeple onların mücadelelerini belgelenmesine yönelik ilgi oldukça azdı.

– Bilindiği gibi Afganistan’daki savaş boyunca Ahmed Şah Mesud, Burhaneddin Rabbani, Gulbeddin Hikmetyar, Abdurreşid Dostum gibi birçok farklı isim farklı kesimlerce öne çıkarıldı. Sizin özellikle Şah Mesud ile ilgili yazınız ciddi biçimde okundu ve paylaşıldı. “Afganistan’ı anlamak” ana fikri çerçevesinde, farklı taraflarca övülen ve öne çıkarılan bu popüler isimler hakkında genel olarak ne söyleyebilirsiniz?

Ahmed Waleed Kakar:

– Bildiğimiz üzere 1994 yılında kurulan Taliban, birkaç yıllık savaş sürecinin ardından ülkede kontrolü büyük ölçüde sağladı. Taliban’ın Afganistan’ı kontrol etmesinde birçok iç ve dış sebep vardı. Bize siyasi, askeri, tarihi ve sosyolojik yönleriyle Taliban’ı ortaya çıkaran ve iktidara taşıyan sebeplerden bahsedebilir misiniz?

Sangar Paykhar: Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne ve Komünist rejime karşı savaş, birbiriyle çelişen çıkar ve ideolojiler olan hizipler ve şahıslarca gerçekleştirildi. Daha önce de açıkladığım üzere, Afganistan’da 4 farklı tip mücahit grup bulunuyordu. Bunların çoğu nihayetinde bir iç savaşa tutuştu, ama mücahitlerin mühim bir bölümü 1989’da Sovyetler Birliği çekildikten sonra savaşı durdurdu. Bunlar temel olarak geleneksel kırsal bölgedeki imamlar, İslam alimleri, yerel aşiret liderleri ve toplumlarında saygı gören bazı şahıslardı. Öyle kapsamlı bir ideolojik motivasyonları yoktu. Siyasi güç ve servet için de savaşmıyorlardı.

Fakat, mücahit hiziplerin çoğusu birbirleri arasında iç savaşa başladığı zaman, ülke Sovyet işgali döneminden daha beter bir karışıklığa düştü. Farklı mücahit hiziplerle bağlantılı suç çeteleri her şehri, her kasabayı ve her ilçeyi parça parça etti. Sivilleri soydular, erkek ve kız çocukları kaçırdılar ve diğer etnik gruplara karşı bir savaş başlattılar.

Sovyetlerin çekilmesinden sonra savaştan uzak duran insanlar, gözlerinin önünde cihatlarının meyvesinin çürümesini seyrediyorlardı. Bu insanlar sonunda silahlarını aldılar ve savaşan hiziplere karşı Molla Muhammed Ömer Mücahid’e katıldılar. Onun liderliğinde, Taliban tüm diğer hizipleri mağlup etmeyi, kaos ve anarşi ortamını ortadan kaldırarak düzeni sağlamayı başardı.

Taliban’ın diğer tüm hizipleri mağlup etmedeki başarısının ardından iki ana sebep var. İlk sebep, Afganistan’ın kırsal bölgesinde yaşayan halkın, diğer hiziplerin haydutluğundan bıkıp usanmış olmasıydı. Güney’de ve Doğu’da insanlar kitleler halinde Taliban’a katıldılar. Taliban hakkında efsaneler ve peri masalları gibi hikayeler tüm Afganistan’da anlatılır olmuştu, Taliban’ın haydutları öldürüp barış ve istikrar getiren aziz ve mübarek canlılar olduğu gibi.

İkinci sebep ise Pakistan’ın siyasi ve ekonomik çıkarlarıydı. Pakistan Afganlara Sovyetler Birliği’ne karşı savaşlarında yardım etti. Ancak Sovyetler Birliği çekildiğinde ve parçalandığında, Pakistan artık Orta Asya’daki yeni siyasal düzenlen istifade edemiyordu. Zengin Orta Asya ülkeleri, Afganistan üzerinden Pakistan limanlarına getirilip ihraç edilebilecek sınırsız kaynağa sahipti. Küçük bir endüstri devleti olarak Pakistan da, Orta Asya’da satılabilecek birçok tekstil ürünü ve diğer düşük teknoloji ürünler üretiyordu.

Fakat Afganistan’daki iç savaş Pakistan’ın ticaret yollarını kapatmıştı. Bu sebeple Pakistan ilk olarak Hizb-i İslami’nin diğer tüm hizipleri mağlup ederek Afganistan’a düzen ve istikrar getirebileceğini, böylece Pakistan’ın Orta Asya ile ticarete başlayabileceğini umdu. Fakat Hizb-i İslami ilerleme kaydetmeyi başaramayınca, 1994 yılında Taliban bir alternatif olarak ortaya çıktı. Taliban’ın farklı hiziplere karşı ilk başarısı İslamabad’da dikkat çekti. Pakistanlılar kısa bir süre sonra paralarını Taliban üzerine oynamaya karar verdiler. Onları para ve ekipmanla destekleyip, Pakistanlı İslami grupların Taliban saflarına, Pakistan’ın kuzeybatısındaki Peştun ağırlıklı bölgeden gençleri adeta akıtmasına müsade ettiler.

Taliban’ın başarısındaki üçüncü ve küçük bir sebep de iç savaştaki farklı hiziplerin, Taliban’ın kendilerinden yana saf tutmasını umuyor olmalarıydı. Burhaneddin Rabbani ve Ahmed Şah Mesud liderliğindeki Cemiyet-i İslami savaşın ilk safhalarında Taliban ile irtibat kurdu ve Hikmetyar’ın Hizb-i İslami’sine karşı iş birliği yapmakta anlaştılar. Farklı hizipler arasındaki parçalanmışlık daha sonra onları zayıflattı ve bu da Taliban’ın hepsini mağlup etmesini sağladı.

Ahmed Waleed Kakar:

– 2001 yılındaki ABD işgalinin ardından Afganistan’da yine ABD ve Batı öncülüğünde bir hükümet tesis edildi. Tesis edilen bu hükümet bugüne dek varlığını sürdürse de birçok suçlamayla karşı karşıya. Bunlar arasında yolsuzluk, eski savaş suçlularını barındırma, rüşvet, işkence, keyfi cinayetler gibi birçok suçlama var. Bize Kabil hükümetinin kuruluş sürecini ve bu suçlamaların detaylarını anlatabilir misiniz?

Sangar Paykhar: Afganistan’daki Komünistlerin mağlubiyetinden sonraki iç savaştan sorumlu olan siyasi hizipler, kendilerinin vicdansız ve ilkesiz olduğunu ispatlamışlardı. Çoğusu Sovyet işgaline ve Komünist rejime karşı çıkmıştı fakat birçok açıdan düşmanlarından daha iyi değillerdi. Bu sebeple Sovyet işgali sırasında bile birbirleri arasında savaştılar. Daha sonra da birbirleri arasında büyük bir savaş başlattılar, binlerce sivili öldürdüler, onları soydular ve mallarını gasp ettiler. İnsanları sırf başka etnik gruplara mensuplar diye katlettiler. Peştunlar, Tacikler, Hazaralar, Özbekler ve diğer tüm küçük etnik gruplar bu etnik savaşta yer aldı.

11 Eylül saldırılarının ardından, ABD ve müttefikleri şoke olmuştu. El Kaide’yi mağlup etmek için hızlı hareket etmeleri gerektiğini hissettiler. Bu şok halindeyken, eski ve çok basit bir prensiple hareket ettiler: Düşmanımın düşmanı dostumdur. Bu yüzden Taliban tarafından mağlup edilen tüm tarafları para, silah ve mühimmatla desteklemek için acele ettiler. Bu gruplar Komünist savaş ağası Abdurreşid Dostum, cihadi lider Abdurrab Resul Seyyaf, Kasım Fehim ve etnik savaştan, toplu katliamdan ve insanlığa karşı suçlardan sorumlu benzer birçok şahıstan müteşekkildi.

Savaş ağalarının yanı sıra, iç savaşta yer almayan ancak Batılı ülkelerde farklı pozisyonlarda görev alan siyasetçilerin grupları da bulunuyordu.

Taliban mağlup edildiğini zaman, ABD ve müttefikleri, ekseriyeti Taliban’dan daha kötü suçlara karışmış olan suçlulardan oluşan yeni bir hükümet tesis etti. Bu ihtiyaçtan doğan bir ittifaktı. ABD ve müttefikleri, Afganistan’da arkadaş olduğu ve güçlendirdiği kişilerin kim olduğunu cidden umursamadı.

Kabil’deki rejimin sessiz ve derinden bir şekilde parçası olan küçük bir grup da Komünistlerden oluşuyordu. Afganistan’da Sovyet işgali sırasında Komünist rejime hizmet edenlerden.

Yani yeni hükümet, siyasi liderliği, askeri liderliği ve kamu hizmeti, eli kanlı suçlular olarak bildiğimiz insanlardan oluşuyordu.

Bu yüzden yolsuzluktan, suçlardan, insan hakları ihlallerinden ve Afganistan’daki tüm diğer suçlardan bahsettiğimizde, tüm bunların el mahkum yaşanacağını söylememiz gerekir. 2001 yılında kurulan sistem daha tasarlanma aşamasında defoluydu. Yeni hükümetin oluşması sürecindeki hiçbir kişi, Afganistan’daki insanların hayatlarını iyileştirmek ve onlara yardım etmek gibi bir motivasyona sahip değildi.

Yani bu hükümetin 20 sene öncesine bakacak olursak, bu sorunların hepsinin daha başlangıçtan belli olduğu sonucuna varabiliriz.

– Afganistan’daki mevcut sosyal ve etnik yapıyı, bu sosyal ve etnik yapının siyasi ortama yansımasının nasıl olduğunu bizimle paylaşabilir misiniz?

Ahmed Waleed Kakar:

– Taliban, özellikle son yıllardaki siyasi süreçlerle beraber daha açık bir hareket haline geldi. Bununla beraber Afganistan’da sivil toplumla Taliban arasındaki temas görünür hale geldi. Hareket halihazırda ülkenin önemli bir bölümünü kontrol ediyor ve Afganistan’ın geleceğinde gözardı edilemez bir aktör oldukları açık. Bu paralelde, Afganistan’da Taliban’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz? İktidar olması halinde Taliban’ın ülke üzerinde nasıl bir etkisi olacak?

Sangar Paykhar: Taliban, Afgan toplumunun belirli bir siyasi ve ideolojik kolunun temsilcisi. Çoğunlukla kırsal Afganistan’daki insanları temsil ediyorlar.

Siyasi çatışmanın en önemli kurallarından biri de, muhalefette olan tarafın, eğer mağlup edilmezlerse, büyüme ve etki kazanma konusunda en büyük fırsata sahip olmasıdır. Bu da demek oluyor ki Afganistan’da Taliban’ın mağlup ve yok edilmesi konusunda başarısız olunması, Taliban’ın olduğundan daha büyük bir siyasi varlık haline getirmiştir.

Fakat, Taliban geleneksel olarak bir siyasi parti değildir. Onlar modern siyasi bir doktrin temelinde organize olmuş değiller ve belirli bir siyasi ideoloğu da takip etmiyorlar.

Taliban, ihtiyaçdan doğan bir harekettir. Güney Afganistan’da hukukun ve güvenliğin olmayışı kırsal bölgedeki imamları ve talebelerini silahlanmaya itmiştir. O andan bugüne kadar, Taliban birçok yönden hala aynıdır. İhtiyaçtan doğan bir organizasyon olarak faaliyet göstermekteler.

Yabancı güçlerin çekilmesinin ve Afganistan’ın istikrar kazanmasının, Taliban üzerinde güçlü bir etkisi olacak. Liderlerinin çoğusu muhtemelen siyasi arenayı terk edecek ve sivil hayatlarına geri dönecekler.

Ancak hareketin mühim bir bölümü, bilhassa genç kadrolar siyasi olarak daha hırslı olabilirler. Bunlar yüksek olasılıkla Afganistan’ın geleceğinde önemli bir rol oynamayı umacaklardır. Ancak, nasıl bir kapasiteyle gelecekteki bir hükümet içerisinde yer alacaklarını tahmin edemiyorum. Halen, Afganistan’ın geleceğinin nasıl görüneceğine dair çok fazla şey bilemiyoruz.

Ahmed Waleed Kakar:

– Afganistan’da 40 yılı aşkın süredir devam eden bir savaş ortamı var. Bu savaş her ne kadar aktif biçimde basına yansıyor da olsa, Afganistan’ı tam anlamıyla idrak edebilmeye yönelik gerçek bir çaba yok. Sizler Afganistan’da yaşananların yakın birer tanığı ve Afgan araştırmacılar olarak, Afganistan’ı anlamak konusunda neler söylersiniz? Sizce Afganistan’ı anlamak için ne gerekiyor ve Afganistan’ı anlamak neden önemli?

Sangar Paykhar: Bizler Afganistan’da yaşamayan Afganlarız. Afganistan’ın bütüncül ve kapsamlı bir fotoğrafını yakalamaya çalışıyor olsak da, Afganistan hakkında konuşacak en uygun insanlar bizler değiliz.

Afganistan’ı anlamak isteyen bir kişi Afganistan’da yaşayan ve ülkeden hiç ayrılmamış olan Afgan alimlerle, akademisyenlerle ve gazetecilerle görüşmelidir. Afganistan’da, geçmişten bugüne tüm çatışmaları tecrübe etmiş, her gün her taraftan tehdit ve meydan okumalarla karşılaşmış birçok Afgan var. Bunlara Afganistan’ı nasıl gördüklerinin sorulması gerekir. Abdulcabbar Bahir, Zakir Celali, Faiz Zalan, Nazar Muhammad Mutmain, Hayrullah Şinvari, Nasratullah Hakpal, Abbasin Zmaryalay, Hasan Hakyar, Ruhullah Ömer, Nasib Zedran, Esedullah Vahidi ve Şafi Azam gibi kişilerle konuşulabilir.

Ahmed Waleed Kakar:

Kaynak: Mepa News

*Yayınlanan haberlerde yer alan düşünceler ve ortaya konulan fikirler veya kişiler Mira Haber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.